İsimsiz

nsan doğar. on-on beş yıl sonra dünyanın nasıl bir tezgah olduğunu ve doğumla ölüm arasında nasıl hapsedildiğini fark eder. bu aslında bir histir, bilgi değil. ve ilk tepkisini verir. avazı çıktığı kadar bağırarak. bu çığlık, bir kalabalığın içinde cüzdanını çaldırdığını fark eden kişinin çaresiz haykırışlarına benzer. önce aşağılayan ve umursamaz bakışlar atan kalabalık, sonra da aşırı gürültüye dayanamayıp, içlerinden birini bağırıp çağıranla konuşmaya gönderir. o da gidip “biz de çaldırdık cüdanı, ne var? senin gibi kıçımızı yırtıyor muyuz?” der. kalabalığın kayıtsızlığı karşısında yavaş yavaş sesi kesilen yaygaracı, gerçeği kabullenir ve çevresindeki boşluğu insanlarla doldurur. buna, büyüme denir..

“fakat görüyorum ki, toplum almış başını gidiyor, bir güzellik yapıp da fikrime girseydin…toplumun bu kadar gerisinde bırakmasaydın beni!
…alem dört kol çengi olmuş da bir ben eğlendiremiyorum şu garip gönlümü. beni benimle bırakma haleti ruhiyem, beni benden al, gideceğin yere beni de götür, yap şu güzelliği!”

otomatik bir sarhoşluk vardı bu oğlanın yakışıklılığında.
kız da herkesten daha güzeldi sabahları makyajsız uyandığında.
kızın şiirinde ölümüne bir fiyaka vardı
oğlanın kelimelere aşkı kendini anlatacak kadardı
kız da içtimi anladı sarhoşluğu az geçince.
neden hep koca bir aptal yatardı
her güzel vücudun içinde.

“kış başlıyor sevgilim
hoşnutsuzluğumun kışı başlıyor
bir yaz daha geçti hiçbir şey anlamadan
oysa yapacak ne çok şey vardı
ve ne kadar az zaman
kış başlıyor sevgilim
iyi bak kendine
gözlerindeki usul şefkati
teslim etme kimseye, hiçbir şeye
upuzun bir kış başlıyor sevgilim
ayrılığımızın kışı başlıyor
giriyoruz kara ve soğuk bir mevsime.”

”onu aradım ve seni seviyorum dedim. çarklar durdu, yargılama bitti. hayatımda ilk kez çekip gitmek istemiyorum. şimdi bile utanıyorum söylediklerimden. herkesin kalbinin çizildiği bir yer var. orada görünmez bir duvara çarpıyorsun. daha öteye gidemiyorsun. bütün dünyan o çakıldığın yerden uzanabildiğin yere kadar oluyor artık. benim çakıldığım yer de o günlerde bir yerde işte. ama tam nerede bilemiyorum. hiçbir zaman da bilemeyeceğim bunu. orası beni daha iyi bilecek.”

”serin ve sakin bir sabah balkonda kahvaltı ediyorduk. saçların dağınık, gözlerin uykuluydu. kalbimi kazanmak için hiçbir şey yapmana gerek yoktu.”

sen anlat dedi bana tanrı, sen sadece anlat…

anlatacaklarım var! vaaz vermek değil niyetim, duyduğumu söylemek. söylemeye değer şeyler duyuyorum zira. belki hayatı daha yaşanır kılmak için ya da belki sadece ama sadece anlatmak için… sen anlat dedi tanrı bana, anlaşılsın diye değil, hiçbir mükafat beklemeden anlat… 

çünkü bir mükafattır anlatıcıya, doğru düzgün anlaşılmak! sen anlat dedi… sen sadece anlat! umudu hatırlatsın diye umutsuzluğu, çareye yol açsın diye çaresizliği anlat… ders verme dedi kimseye, çünkü hoca denmez öğrenmesini bitirene! çırakları olan bir çıraktır usta, olsa olsa… sen anlat dedi bana tanrı, sen sadece anlat…

ama yapmayın, o daha bir çocuk dedi tanrı..

yalnızlık her kimliğe doğuştan yazılı tek uğraşıdır insanın bir yaşama sırasında. tek sermayesi sahip olduğu tek şeydir kıymetini bilmelidir dedi.
yalnızdır insan hep kalabalıklara karışma telaşı bundandır. kalabalık yalnızlıklar yalnız kalabalıklar oluşur şehir şehir ülke ülke.
kalabalık arttıkça artmaktadır yalnızlık da.

insan bir ölümü istemez bir de ondan beter yalnızlığı ama ikisi de muhakkak gelir başına bir yalnız yaşama sırasında.

ölümünün değil ama yalnızlığın bir tek çaresi var dedi. tek çaresi aşktır bir yalnız yaşama sırasında nefes almanın. aşk da zaten iki yalnızlığın ortak bir yalnızlıkta buluşmasıdır dedi. aşık olun gösterin birbirinize yalnızlıklarınızı. nasılsa ayrılık insanın kendi tek kişilik yalnızlığını özlemesi. sade ölüm değil ayrılık da yaşamın emri.

evet söyledi ya da ben duydum. duyduğuma göre elbet bir ses söyledi bu söylendikçe usülen söylenir olan sözleri. evet duydum söyledi. her duyduğum ağladım. pek çok ağlayışım sırasında duydum. kalbim tutanak tuttu duyduklarıma.

soruldu dedi cevap alındı. yaşamak dedi tek marifetiniz biraz özen gösteriniz.

zulüm kimse zalimlilk yapmayınca biter, mazlumlar dahil dedi.

ama yapmayın o daha bir çocuk dedi tanrı. ya gördüm neyleyim insanlar vardı duvarın içinde. ya ben hep duvara konuştum, ya da duvar değil konuştuğum, içinde insanlar var. nedense beni anlasın istedim içinde insan olan duvarlar. bilmiyorum belki de ben gerçekten delirdim onlar haklı belkide. içinde değil duvarların insanlar, sadece arasındalar.

sevgisiz bir neslin cocuklarıydak biz. hic asık olmadık, hic cok sevilmedik, bütün bir ailemiz olmadi bizim…
efsaneler dinlerdik. dinlerdik hevesle, dinlerdik imrenerek. efsaneler bizlerden cok uzaklarda, icimiz kanardi her farketmisligin sonunda…
yollara vurur,müzikle coşar, alkolle can bulurduk…
ve ışıklar kapanıp, müzik sustugunda birimiz daha bir barda kendini asardi…
fiddler

bir taş atarsın, mutlak bir köşe başıdır
çünkü yüreğin daralmıştır ve
kıştır
kullanılmamış bir sicim gibidir soğuk
işte bak her kestaneciye
bir köşe başı kalmıştır
şimdi bir şamandıra denizin yüzünde
durulmamış bir anı gibi kendini salmıştır
içimizde birbiriyle konuşan yaprak bolluğu
yalnızlık bir başına kalmıştır

ar damarı çatlamış yalnızlığın; kovsam da gitmiyor…

kaypak bir haritam var şimdi, önüme seriyorum
birbirine karışıyor avrupa ve asya
bütün kara yollarında ölüme yakın bir şey var
o kadar yaklaşığım ki şu ölüm duygusuna

okyanuslardan hiçbir şey anlamıyorum
küçük denizlerde yaşadım da ondan mı acaba
değilse neden bir türlü ısınamıyorum
yoksa büyük acıların kaptanları mı dolaşır okyanuslarda

edip cansever